HER BEZE BÜYÜMESİ KANSER RİSKİ TAŞIR MI?

Standard

HER BEZE BÜYÜMESİ KANSER RİSKİ TAŞIR MI?

Lenf bezi büyümesi sık rastlananan bir durumdur. Lenf bezleri çoğunlukla iyi huylu nedenlerle büyürler ve hastalık iyileştikten sonra da genellikle kaybolurlar. Ancak bazen hastalık geçtiği halde bezeler küçülmeyebilir ya da daha olayın başında, örneğin ateşle seyreden bir üst solunum yolu enfeksiyonunda boyunda çok sayıda beze büyür ve kanser paniğine yol açar.

Lenf bezi büyümesi olduğunda acaba nasıl davranmalıyız, hangi branştaki doktorlara görünmeliyiz? Her beze büyümesi kanser riski taşır mı? Bu yazıda bu sorulara kısa yanıtlar vereceğim, ama gelin önce lenf bezleri hakkında kısaca bilgi sahibi olalım.

LENF BEZİ NEDİR?

Lenf bezi, dışı bir kapsül ile sarılı, içi lenfosit adı verilen kan hücreleriyle dolu bir dokudur.  Sağlıklı herkesin vücudunda cok sayıda lenf bezi bulunur. Lenfositler mikroplara karşı vücudun savunmasında görev yaparlar. Vücuda giren yabancı maddeler ve mikroplar beyaz kan damarları ile lenf bezlerine taşınır ve orada lenfositlerle karşılaşmaları sağlanır. Lenfositler de mikroplarla mücadele edecek maddeleri üretir ve böylece vücudun saldırganlara karşı koruması sağlanır. İşte mikroplarla olan bu ilişki nedeniyle iltihaplı hastalıklarda bezeler büyür.

Lenf bezlerinin bazıları vücudumuzun dış bölgelerinde yer alır, büyümeleri kısa sürede farkedilir ve muayenede ele gelirler. Boyun, çene altı, koltuk altı ve kasıkta bulunan lenf bezleri bu grupta yer alır.

Göğüs kafesimizin içinde ve karın içinde de lenf bezleri vardır; bunlar büyürse dışarıdan farkedilmezler ve elle muayene ile tespit edilemezler. Bu bezelerde büyüme olup olmadığı ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri ile tespit edilebilir.

LENF BEZİ BÜYÜMESİ YAPAN HASTALIKLAR

Beze büyümesi yapabilen hastalıklar sayılamayacak kadar çoktur. Bunlar iyi huylu veya kötü huylu olabilir. Mikrobik hastalıklar, bağ dokusu hastalıkları, romatizmal bazı hastalıklar, allerjik reaksiyonlar, kanser yayılmaları, lösemiler veya lenf bezlerinin kendi kanseri demek olan  lenfoma gibi sayısız hastalık bunlar arasında sayılabilir.

Lenf bezi büyümelerinin en sık nedeni mikrobik hastalıklardır. Özelikle üst solunum yolu dediğimiz burun, boğaz, bademcik gibi yerlerdeki iltihaplarda boyunda ve çene altında beze büyümesi sık görülür. Bu duruma özellikle çocuklarda daha çok rastlanır ve 12 yaşa kadar pek çok çocuğun boynunda ele gelen bezeler bulunur. Ağız içi ve diş hastalıklarında da beze büyümesi görülebilir.

Demek ki baş boyun bölgesi beze büyümelerinin büyük kısmı hemen paniğe yol açmaması gereken geçici nedenlere bağlıdır. Ancak bazen, özellikle çocukların bazı virüs enfeksiyonlarında, lösemileri taklit eden beze büyümeleri görülebilmektedir. Bunların lösemilerden ayırıcı tanısı için mutlaka bir Hematoloji uzmanına başvurmak gerekebilir.

Lenf bezi büyümelerine ait verilebilecek örnek sayısı bu yazının sınırları içinde anlatılamayacak kadar çok olduğu için bir hekim muayenesi daima uygun olacaktır.

Eğer bir beze büyümesi tedaviye rağmen kaybolmadıysa, boyutlar birkac santimetreden daha büyükse, çok sayıda beze oluşmuşsa, bezeler büyümekteyse, genel durum bozuluyorsa yine öncelikle bir hematoloji uzmanına görünmek yararlı olacaktır.

BEZE BÜYÜMESİNİN YERİ ÖNEMLİ Mİ?

Evet, hem de çok önemlidir. Örneğin baş boyun bölgesindeki beze büyümeleri yukarıda belitildiği gibi, sıklıkla üst solunum yolu iltihaplalarına bağlı olurken örneğin koltuk altı beze büyümelerinde durum farklıdır. Koltuk altı beze büyümesi kol, el veya parmaklardaki yaralanma veya iltihap gibi durumların sonucu olabilir, ancak buraların iltihapları örneğin bir boğaz veya bademcik iltihabı kadar sık  değildir. Bu nedenle koltuk altı beze büyümeleri önemsenmelidir.

Özellikle kadınlardaki koltuk altı beze büyümeleri meme kanseri olasılığı yönünden iyi  değerlendirilmelidir. Koltuk altında eline şişlik gelen kişilerin mutlaka hekime görünmeleri gerekir.

Bazen koltuk altı ter bezlerinin iltihaplanmaları sonucu oluşan ağrılı şişlikler beze büyümeleri ile karıştırılabilir. Bu büyümelerde kızarıklık ve üzerine dokunmakla ağrı vardır.

KASIKTA BEZE BÜYÜMESİ

Kasıklar mikrobik hastalıklara bağlı beze büyümelerinin sık görüldüğü bir bölgedir. Bu nedenle pek çok kişinin kasıklarında 1-2 cm boyutlarına ulaşabilen bezeler bulunabilir. Elbette kasıkta da kötü huylu nedenlere bağlı beze büyümesi olabilir, ama öncelikle akla gelecek ve ekarte edilecek hastalık iltihaplar olmalıdır.

MUAYENE İLE BİR BEZENİN KÖTÜ HUYLU OLUP OLMADIĞI ANLAŞILIR MI?

Muayenedeki pek çok bulgu hekime bu beze büyümesinin olası nedenleri hakında değerli bilgiler  verir. Örneğin ateşle seyreden bir bademcik şişmesi varsa ve boyunda bezeler büyümüşse öncelikle bu iltihaba bağlı bir büyüme olasılığını akla getirir. Öte yanda ateş ve boğaz iltihabı olmadığı halde boyunda çok sayıda veya tek bile olsa büyük bir beze kötü huylu hastalıklar yönünden kuşkulu kabul edilir. Muayenede bir bezenin dokunmakla ağrılı olması öncelikle iltihapları akla getirir.

Hastanin yaşı, bezenin nerede olduğu, bezenin sert olup olmadığı, bezenin etrafa veya zemin dokuya yapışık olup olmaması gibi pek çok bulgu ayırıcı tanıda yardımcıdır. Ancak muayene her zaman kesin tanı için yeterli olmaz ve bazı laboratuvar testlerine gereksinim duyulur.

Beze büyümesi olduğu zaman hangi testler yapılmalı, ultrasonografi ya da kan testleri ile kanser olup olmadığı anlaşılabilir mi, ne zaman biyopsi yapılmalı gibi konuları gelecek yazımda anlatacağım.

……………

Bu yazı Medya Pusula haber sitesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Her gün Aspirin almalı mıyım?

Standard

 Mucize ilaç aspirin gündemden hiç düşmüyor. Hepimizin ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak yanımızdan eksik etmediğimiz aspirinin kalp krizi geçirme riskini azalttığının anlaşılmasından bu yana koruyucu olarak da kullanılıyor. Doğal olarak herkesin yanıtını merak ettiği soru da şu: Kim, hangi yaştan itibaren ve ne dozda aspirin kullanmalı ya da gerçekten herkesin kullanması gerekli mi?

Aspirin trombosit adı verilen ve kan pıhtılaşmasında görev yapan hücrelerin işlevini bozduğu için pıhtı oluşumunu engelliyor. Halk arasında kullanılan ifadeyle “kanı sulandırıyor“, bunun sonucu olarak da kalp damarlarının pıhtı ve başka etmenlerle tıkanmasıyla oluşan kalp krizlerini azaltıyor. Beyin damarlarının pıhtı ile tıkanması sonucu ortaya çıkan inme hastalığına karşı da koruyucu oluyor.

Bu etkinin bilimsel olarak gösterilişinden bu yana kalp ya da beyin damarlarında hastalığı olan hastalara tedavi amacıyla aspirin verildiği gibi, henüz hastalığı olmayan, ama risk altında kabul edilenlere da koruyucu olarak kullanılıyor.

Aspirin masum bir ilaç mıdır?

 Aspirin bazı ciddi yan etkilere yol açabilen bir ilaçtır. Koruyucu amaçla kullanılacağı zaman her hasta için bu yan etkiler göz önüne alınmalıdır.

Aspirin pıhtılaşmayı bozduğu için kişileri kanamaya yatkın hale getirir. O nedenle aktif mide ülseri olanlara, yakın tarihte mide kanaması geçirmiş olanlara veya herhangi bir yerde aktif kanaması olanlara ya da yakın tarihte herhangi bir yerinden kanama geçirenlere aspirin verilmemelidir.

Aspirinin yan etkisi olarak ortaya çıkabilecek mide, barsak veya beyin kanaması gibi olaylar ciddi seyredebilir. Kanama riski en sık 70 yaş üzeri kişilerde görülmektedir.

Pıhtılaşmayı engelleyen diğer ilaçlarla birlikte aspirin alınması durumunda kanama riskinin artacağı unutulmamalıdır.

Astım hastalığı olanlar aspirin kullanmadan önce mutlaka doktorlarıyla görüşmelidirler.

Aspirin mideye dokunan bir ilaçtır. Daha önceden mide sorunu olmayanlarda bile gastrit veya ülser gibi durumlara yol açabilir. Hatta mide kanaması yapabilir. Koruyucu olarak alınan aspirin dozu düşük olduğu için daha emniyetli görünse de düşük dozlarda bile bu sorunlara yol açması mümkündür. Tok karna alınması mideye yapabileceği yan etkileri azaltır.

Aspirin kanserden de koruyor mu?

 Aspirinin bazı kanserlere karşı koruyucu etki yaptığı kabul ediliyor ve bu kanser türlerinin başında kalın barsak kanseri yer almakta. Akciğer, prostat, yemek borusu ve meme kanserlerinde de benzer koruyucu etkiye dair gözlemler var.

Aspirinin kansere karşı koruyucu etkisinin olması için en az 5 yıl süreyle sürekli kullanılıyor olması gerektiği de belirtiliyor.

Aspirin almaya kaç yaşında başlamalı?

 Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte genelde erkeklerin 40 yaşından sonra, kadınların da menapoz sonrası aspirin almaları önerilmektedir. Ancak aspirin almaya başlamadan önce mutlaka bir doktorla görüşerek kullanıma engel bir durum olup olmadığı yüz yüze görüşülmelidir.

Aspirini ne dozda almalıyız?

 Kalp krizi veya inmelere karşı koruyucu amaçla düşük dozda alınmalıdır. Tam tıbbi dozlarla yazarsak 81 mg ile 325 mg arasındaki dozlarda kullanılabilir. Bir bebek aspirininde 80 mg, çocuk aspirininde 100 mg aspirin vardır. Demek ki günde bir bebek veya çocuk aspirini bu amaçla yeterlidir.

HEMOKROMATOZİS

Standard

HEMOKROMATOZİS 

Demir depolanması hastalığıdır. Vücutta aşırı demir birikimi ile seyreder. Kalıtsal olarak veya aşırı kan verilmesi gibi çeşitli nedenlerle sonradan oluşabilir.

Kalıtsal hemokromatozis: HFE geniyle taşınır. Sık görülen mutasyonlar arasında C282Y, S65C ve H63D sayılabilir.

Sonradan oluşan nedenlere bağlı hemokromatozis: Aşırı kan transfüzyonu yapılanlarda, bazı hemoglobin hastalıkları gibi durumlarda görülür.

Görülme sıklığı: Eskiden kalıtsal hemokromatozisin nadir bir hastalık olduğunu sanılıyordu. Son yıllarda demir testlerinin daha sık yapılması sonucu aslında sık görülen bir hastalık olduğu anlaşılmıştır.

Olguların pek çoğu heterozigot olduklarından demir birikimi önemli klinik tablolar yaratmayacağı için gözden kaçar. Artmış demir emiliminin belirti ve bulgu verecek düzeyde demir birikimine neden olabilmesi için uzun yıllar gerekir. Bu nedenle hastalığın klinik bulgu verme yaşı 50-60 yaşlarıdır.

Belirtiler: Halsizlik, eklem sorunları, cilt koyulaşması, libido azalması gibi sorunlar ortaya çıkar. Karaciğer, kalp, pankreas öncelikle etkilenen organlar arasında yer alır. Zamanında tanı konup tedavi edilmeyenlerde karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, şeker hastalığı gelişebilir.

Tanı: Depo demirini gösteren ferritin artar. Transferrin Satürasyonu olarak bilinen bir parametre yüksek çıkar ve tanıda önemlidir. Transferrin satürasyonu Serum demirinin, toplam demir bağlama kapasitesine bölünmesiyle hesaplanır. demir testleri sonucu hemokromatozis düşünülen hastalarda genetik test yapılmalıdır.

Tedavi: Vücutta biriken demirin dışarı alınmasıyla yapılır. Bu işlem iki yolla uygulanır.

  1. Kan alınması (flebotomi). Özellikle erken tanı konan hastalarda çok etkili bir yöntemdir. Zamanında uygulanmaya başlanırsa biriken demir azaltılarak organlara hasar vermesi önlenir.
  2. İlaçlarla demir boşaltılması. Damar yoluyla ilaç vererek demirin bağlanarak vücuttana tılımının sağlanması zahmetli bir yöntemdir. Demir birikiminin çok aşırı olduğu kullanılır. Desferrioksamine (Desferal) damar yoluyla tedavide bugün en etkili ilaçtır.
    Demir bağlayıcı olarak ağzıdan alınacak ilaçlar da geliştirilmiştir. Ağız yoluyla tedavide Deferiprone ve Deferasirox kullanılır.

 

GEBELİK VE ANEMİ

Standard

GEBELİK VE ANEMİ
Gebelikte en sık karşılaşılan hematolojik sorun anemidir.
Gebelikte anne kanın plazma adını verdiğimiz sıvı hacmi artar. Bu artış doğaldır (fizyolojik). Bu durumda annede  başka hiç bir neden olmasa bile kan sayımları düşük çıkar. Buna gebeliğin fizyolojik anemisi diyoruz

Gebelerde demir eksiliği
Anne karnındaki bebeğin gelişimi için demir gereklidir ve bebek bunu anneden sağlar. Bir gebe ne kadar dengeli ve demirden zengin beslenirse beslensin gebeliğin gerektirdiği demirin diyetle karşılanması zordur.

Gebelerde folik asit eksikliği

Folik asit hayvansal ve bitkisel gıdalarda bulunan bir B vitaminidir.
Fötusun kullanımı ve annenin artan eritrosit yapımı nedeniyle gebe annenin günlük folik asit gereksininimi artar. Gebeler sadece diyetle aldıkları folik asit ile bu dengeyi iyi kuramayacakları için folik asit eksikliği görülebilir.
Gebede folik asit eksikliğinin çok önemli bir olumsuz etkisi fötus üzerinedir. Eksiklik durumunda fötusta ciddi gelişme bozuklukları,  örneğin nöral tüp defektleri görülebilmektedir. Bu nedenle günümüzde tüm gebelere profilaktik amaçlı olarak folik asit verilmektedir.

Gebelikte Vitamin B12 eksikliği
Vitamin B12 hayvan kaynaklı bir vitamindir.
Gebelerde Vitamin B12 eksikliği az görülür.
Ancak az gelişmiş ülkelerde gebelerdeki vitamin B12 eksikliğinin sanıldığından fazla olduğunu ileri sürülmektedir.
Eksikliği durumunda anemi ortaya çıkar.
Serum vitamin B12 düzeyi ölçülerek tanı konur.
Tedavisi gebe olmayanlar gibidir.
Gebelikte koruyucu (profilaktik) vitamin B12 verilmesine gerek yoktur.

Gebede Akdeniz anemisi

  • Thalasemi major
    Cooley anemisi
     olarak da bilinir. Hastalığın en ağır formudur.
    Bu hastaların diğer sorunları ön plandadır.
  • Thalaseminin intermediate
    Orta derece anemi, dalak büyümesi (splenomegali) gibi sorunları olan, zaman zaman kan verilmesi  gereksinimi duyabilen hastalardır. Bu kişilerin gebeliklerinde anemi derinleşebilir.
  • Akdeniz anemisi taşıyıcıları (thalasemi minör)
    Bu hastaların hemen hiç birisinde semptom yoktur. Hafif anemik olabilirler. Eritrositlerin mikrositik ve hipokrom olması nedeniyle demir eksikliği ile ayırıcı tanıda sorun yaratır. Gebeliğin seyrinde yan etkisi olmaz.

Thalasemili gebe takibi
Demir eksikliğine bağlanamayan hipokrom mikrositer anemisi olan bir gebeyi takibeden doktora düşen sorumluluk hematolog ile işbirliği yaparak thalasemiyi ortaya çıkartmaktır.
Bu olgularda hemen babaya tarama yapılır.
Eğer babada da taşıyıcılık varsa prenatal tanı yöntemi uygulanarak gebeliğin devamı karara bağlanmalıdır

ANEMİ

Standard

ANEMİ NEDİR? 
Anemi kansızlık demektir. Anemi tüm dünyada çok sık görülen bir sağlık sorunudur.
Kanda oksijen taşımakla görevli hücreler olan alvuvarların (eritrosit) sayısının o cinsiyet ve yaş grubu için kabul edilen normal sınırların altında olmasına ANEMİ denir.
Alyuvarlarla birlikte hemoglobin (Hb) miktarı da kansızlık olup olmadığını anlamata kullanılan laboratuvar testlerinden biridir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ölçütlerine göre hemoglobin miktarı erkeklerde 13 gramdan az, kadınlarda 12 gramdan az ise anemi olduğu kabul edilir.
Tanısı ve tedavisi genellikle  kolay olduğu halde gerek eğitimsizilik gerek maddi koşulların yetersiz olması nedeniyle tanı ve tedavide gecikilmektedir.

ANEMİ NEDEN OLUR? 
Kısaca aşağıda yazdığımız temel durumlar aneminin başlıca nedenleridir.
KAN KAYIPLARI

  • En iyi örneği kadınların adet kanamaları ile olan kan kayıplarıdır. Adetleri gün olarak fazla ve kanama miktarı olarak da çok olan kadınlarda kaçınılmaz olarak anemi ortaya çıkar. Kadınlarda çok sık anemi görülmesinin  önde gelen nedeni bu tür kan kayıplarıdır.
  •  Kan kayıplarının erkeklerde ve kadınlardaki önde gelen nedenlerinden birisi basur (hemorroid) hastalığıdır.
  • Mide barsaklardaki ülser ve tümörler de yavaş kan kaybıyla kansızlık yaratabilirler. Özellikle erkeklerde  anemi varsa öncelikle mide barsak sisteminden kan kaybı akla gelir

2. BESLENME BOZUKLUKLARI
Kan yapımı için gerekli olan bazı maddeler vardır. bunlar arasında demir, vitamin B12 ve folik asit ön planda gelir
Herhangi bir nedenle bu maddeleri yeterince alamayanlarda anemi oluşur.
3. KAN YAPIMINI BOZAN HASTALIKLAR

  • Alvuvarlar diğer kan hücreleri gibi kemik iliğinde yapılır. Radyasyon ve kemoterapide kullanılan ilaçlar kemik iliğinde kan yapımını bozar ve anemi ortaya çıkar.
  • Aplastik anemi denilen bir hastalıkta da kemik iliğinde tüm hücrelerin yapımı bozulur. Aplastik Anemi ağır kansızlık yapan ciddi bir hastalıktır.

ANEMİSİ OLAN KİŞİLERDE NE TÜR BELİRTİ VE ŞİKAYETLER ORTAYA ÇIKAR?

  • Halsizlik. Aneminin derinliği arttıkça halsizlik daha belirgin hale gelir.
  • Çabuk yorulma
  • Eforla gelen nefes darlığı
  • Çarpıntı
  • Solukluk
  • İsteksizlik

Anemisi derin olanlarda

  • Baş dönmesi
  • Kulak çınlaması
  • Göz kararması gibi yakınmalar da eklenebilir.

Bu genel şikayetler dışında her anemi türünün kendisine özgü ayrı bulguları görülür.
Örneğin:

  • Demir eksikliği olan hastalarda tırnaklarda düzleşme hatta daha ilerlemiş olgularda kaşık tırnak dediğimiz biçimde tırnakların şekil bozukluğu, dilin üzerinin düzleşmesi ve parlak görünmesi, ağız kenarında çatlaklar (demir eksikliği bölümünde ayrıntıları görebilirsiniz).
  • Vitamin B12 eksikliği olanlarda denge bozuklukları (Vitamin B12 eksikliği bölümünde ayrıntıları görebilirsiniz)

DEMİR EKSİKLİĞİ NEDENLERİ

1.Diyetle alımın yetersiz oluşu

  • Demir esas olarak hayvansal gıdalarda bulunur.
  • Diyetle az alınması ekonomik yetersizlikler, zayıflama amacıyla yapılan diyetler, bilinçsiz beslenme, iş yaşamının zorlukları nedeniyle düzensiz gıda alımı gibi nedenlerle oluşur.
  • Vejeteryanlarda eğer diğer yollardan yeterince demir alamıyorlarsa zaman içinde demir eksikliği gelişir.

2.Emilim bozukluğu

  •  Ameliyatla midesi, oniki parmak bağırsağı veya ince bağırsağı çıkarılmış kişiler.
  •  Çölyak hastalığı

3.Gereksinim artması

  • Gebelik. Kadın hastalarda fazla sayıda doğum demir eksikliği anemisinin sık nedenlerindendir. Her gebelik yaklaşık 500-1.000 mg demir kaybı yaratır.
  • Büyüme dönemi

4.Kronik kan kayıpları

  • Genital sistem:

Kadınlarda önemlidir. Bir kadın normal adet kanamalarıyla her ay yaklaşık 20 mg demir kaybedilir. Menorajiler, uterus myomları diğer önemli kan kayıplarını oluşturur.

  •  Mide bağırsak sistemi (Gastrointestinal kanal)

Demir eksikliğinin önemli nedenleri arasında yer alır. Hastalar yemek borusu varisleri, mide fıtığı, reflü özofajitleri, peptik ülser, gastrit, kronik aspirin kullanımı, mide polipleri ve kanserleri, kolon kanserleri, ülseratif kolit, kalın bağırsak polipleri, divertiküller, hemorroidler.
Özellikle erişkin erkekte demir eksikliği saptandığında etyolojik faktör öncelikle mide bağırsak sisteminde aranmalıdır.

DEMİR EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR

  • Dilin üzerindeki papilla denilen ufak pürtükler düzleşir veya silinir.
  • Bazen dilde yanma duyusu olabilir.
  • Ağız kenarında çatlaklar oluşur.
  • Tırnaklar kolay kırılır hale gelir.
  • Kaşık tırnak (koilonychia) gelişebilir.
  • İleri vakalarda yemek borusunda, yutma güçlüğü yaratabilen bir zar oluşabilir.
  • Demir eksikliği anemilerinde atrofik gastrit sıktır.
  • Demir eksikliği anemisi ile yutma güçlüğü, ağız kenarında çatlaklar ve dil değişikliklerinin birlikte bulunması Plummer-Vinson (Paterson-Kelly) sendromu olarak adlandırılır. Plummer-Vinson sendromu hemen daima kadınlarda ve kronik, ciddi demir eksikliği olanlarda görülür.
  • PİKA sık karşılaşılan bir durumdur. Anormal şeylerin yenilmesine PİKA denir. Bu hastalar sıklıkla kil, buz ve benzeri şeyleri yerler.

DEMİR EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ

  • Ağızdan alınacak haplarla yapılır. Bu amaçla ferrous sulfat, gluconat veya fumarat kullanılabilir.
  • Günlük doz 100-200 mg elementer demir olacak şekilde düzenlenir.
  • İlacın tercihan aç karna alınması, daha iyi emileceği için önerilir. Ancak, aç karna alınan demir preparatları sıklıkla gastrointestinal sistem yakınmalarına yol açar. Bu nedenle dozlar yemeklerle birlikte alınabilir.
  • Oral demir tedavisi anemi düzeldikten sonra 6 ay daha sürdürülür.

DEMİR TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ

  • Demir ilaçları sıklıkla midede yan etkisi yapar. Ağrı, yanma, bulantı gibi sorunlar görülebilir. Tok karna alındığında bu yan etkiler daha az olur. Şikayetler fazla ise dozun azaltılması,  ilacın değiştirilmesi gibi uygulamalara gidilir.
  • Kabızlık, bazı hastalarda da tam tersine dışkıda yumuşama hatta ishal görülebilir.
  • Demir kullanırken dışkı rengi koyulaşabilir

İĞNE İLE DEMİR TEDAVİSİ

Çeşitli yan etkileri nedeniyle sadece özel durumlarda ve hekim gözetiminde uygulanmalıdır.

 

VİTAMİN B12

  • Vitamin B12 hayvansal kaynaklı bir vitamindir.
  • Günlük gereksinim 1 mikrogramdır.
  • Emilebilmesi için midede yapılan intrensek faktör ile bağlanarak ince bağırsağa taşınmalıdır.
  • Vücutta en yoğun depolandığı organ karaciğerdir.

B12 EKSİKLİĞİ YAPAN DURUMLAR

  • Alım eksikliği: Günlük vitamin B12 gereksinimi 1 mikrogramdır. Vit B12 hayvansal gıdalarda bulunur, bitkisel gıdalarda yoktur. Vegeteryanlar vitamin B12 eksikliği için önemli risk grubudur
  • Pernisiyöz anemi.
    B12 eksikliğinin en sık nedeni pernisiyöz anemi olarak bilinen hastalıktır. Bu hastalıkta midede bir çeşit gastrit gelişir ve vitamin B12 emiliminde görev yapan İntrensek faktör yapılamaz. Bu da B12 emilimini bozarak anemiye yol açar.
  • Ameliyatla midesi çıkartılanlar. Mide fundusu çıkartılınca B12 eksiliği orta çıkar. Kısmi çıkartma yapılanlarda total yapılanlara göre daha hafiftir.
  • İnce barsak hastalıkları
  • Paraziter hastalıklar. Diphyllobothrium latum  paraziti B12 eksikliği yapabilir. Baltık ülkelerinde sık görülür.
  • Gereksinim artması

VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR

Anemi yapan tüm nedenler gibi vitamin B12 eksikliği anemisinde de aşağıdaki genel yakınmalar olur:

  • Halsizlik. Aneminin derinliği arttıkça halsizlik daha belirgin hale gelir.
  • Çabuk yorulma
  • Eforla gelen nefes darlığı
  • Çarpıntı
  • Solukluk
  • İsteksizlik

Anemisi derin olanlarda

  • Baş dönmesi
  • Kulak çınlaması
  • Göz kararması gibi yakınmalar da eklenebilir.

B12 eksikliği sinir sisteminde önemli hasarlara yol açabilen bir hastalıktır.

  • El ve ayak uçlarında karıncalanmalar
  • Denge duyusu bozukluğu
  • Bunamaya benzer tablolar yapabilir.

Sinir sistemi bulgularının erken tanısı çok önemlidir. Tanıda gecikilen durumlarda tedavi güçleşir.

VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
Tanı konulduğunda tedavisi kolaydır.
B12 eksikliği yapan neden sıklıkla bağırsaklardan B12 emiliminin bozukluğu olduğu için tedavi kalçadan uygulanacak B12 iğneleriyle yapılır.

FOLİK ASİT NEDİR?
Folik asit suda eriyen bir B vitaminidir. Hayvansal ve bitkisel gıdalarda bulunur.
En bol bulunduğu besinler karaciğer, böbrek ve yeşil yapraklı taze sebzelerdir.
Sütte az bulunur. Besinlerin fazla pişirilmeleriyle % 6-9 oranında kayba uğranılır.

Folik Asit eksikliği yapabilen bazı nedenler:
1. Yetersiz beslenme

  • Özellikle yaşlılar
  • Keçi sütüyle beslenen bebekler (keçi sütününde folik asit azdır)

2. Gereksinim artışı

  • Kronik hemolitik anemiler
  • Gebelik ve emzirme dönemi

3. Barsaklarda emilim bozukluğu yapan bazı hastalıklar
örneğin:

  • Çölyak hastalığı
  • Barsakların bir kısmının ameliyatla çıkarılmış olması

4. Bazı ilaçlar:
Örneğin: Methotrexate, Triamterene, Trimethoprim gibi.
5. Folik asit kaybının artması

  • Hemodiyaliz veya periton diyalizi
  • Psöriyazis ve egzema gibi cild hastalıkları

BELİRTİLER
Halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, solukluk gibi anemili hastalarda görülen genel belirtiler oluşur.
Folik asit eksikliğinde glossit görülebilir (Glossit dilde yanma, kızarıklık, şişlik gibi durumlarla kendini gösteren dil iltihaplanmasıdır.)
Vitamin B12 eksikliğinde karşılaşılan sinir sistemine ait sorunlar folik asit eksikliğinde olmaz.
Ancak bazen periferik nöropati görülebilir.
TANI NASIL KONUR?
Anemisi olan bir hastada akla getirildiği zaman tanısı kolaydır.
Serum folik asit düzeyleri saptanarak kesin tanıya gidilir
TEDAVİSİ
Folik asit eksikliği saptandıktan sonra tedavisi zor değildir.
Ağız yoluyla alınabilen folik asit tabletleri mevcuttur.
Günde1mg folik asit alınması yeterlidir.
Tedavi süresi 3-4 aydır.

PROFİLAKTİK FOLİK ASİT KULLANIMI

  • Gebelere
  • Kronik hemolitik anemisi olanlara
  • Diyaliz programındaki kişilere

AKDENİZ ANEMİSİ NEDİR

Tıbbi adı talasemidir.
Alyuvarlarda globin zincirinin yapımındaki kusur nedeniyle ortaya çıkar.
Beta zincirinin yapımı yetersiz ise Beta talasemi, alfa zincirinin yapımı yetersiz ise Alfa talasemi olarak adlandırılır. Beta talasemiler Akdeniz bölgesinde sık görülür. Bu nedenle Akdeniz anemisi olarak da bilinir.

AKDENİZ ANEMİSİNİN KAÇ TÜRÜ VAR?

Akdeniz anemisini taşıyıcılar ve hasta olanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
Talasemi taşıyıcıları (talasemi minor)

  • Hastalık belirtisi yoktur. Belki çok hafif kansızlıkları olabilir.
  • Çoğu taşıyıcı olduğunu bilmez, başka amaçla yapılan kan sayımlarında tesadüfen ortaya çıkar.
  • Kan incelemelerinde alyuvarlarının normalden küçük olduğu anlaşılır. Bu durum demir eksikliği anemisine benzediği için ayırıcı tanıda karışıklık yaratabilir.
  • Talasemi taşıyıcılarına herhangi bir tedavi gerekli değildir.

Talasemi hastaları

  • Bunlar anne ve babası taşıyıcı olanlarda ortaya çıkar.
  • Talasemi major ve talasemi intermediata olmak üzere iki türü vardır.
  • Talasemi major (Cooley anemisi) hastalığın en ağır tipidir.

TANISI ZOR MU?

  • Talasemi hastalığının veya taşıyıcıların tanısı zor değildir.
  • İlk yapılacak iş kan sayımı denilen incelemedir. Ucuzdur ve her yerde yapılabilir.
  • Kan sayımında alyuvarlar normalden küçük ise demir eksikliğinden ayırmak için demir metabolizmasına yönelik bazı kan tetkikleri incelenir.
  • Bunların ardından Hemoglobin elektroforezi ile kesin tanı konur.

TALASEMİ TAŞIYICILARI NELERE DİKKAT ETMELİ?

Talasemi genlerle kuşaklar arasında taşınan bir hastalıktır.
Evlilik öncesi anne ve babanın taşıyıcı olup olmadığını bilmek çok önemlidir.

  • Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı ise her gebelikte bebeğin de taşıyıcı olma olasılığı %50’dir.
  • Eğer anne ve babanın her ikisi de taşıyıcı ise %25 olasılıkla hasta bebek doğacaktır.
  • İki taşıyıcı evlenmiş ve bebek sahibi olmak istiyorlarsa doğum öncesi tanı yöntemleriyle bebeğin hasta olup olmadığı incelenmelidir.

TALASEMİ TÜRKİYE İÇİN SORUN MUDUR?

  • Talasemi ülkemizde sık görülmektedir.
  • Sağlık Bakanlığı verilerine göre özellikle Çukurova, Akdeniz kıyı şeridi, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır.
  • Yine Sağlık bakanlığı verilerine göre Türkiye’de beta-talasemi taşıyıcı sıklığı %2,1 olup, yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı ve 4000 civarında hasta vardır.
  • Talaseminin önlenebilmesinde en önemli adım evlenecek çiftlerin taşıyıcılık taramasından geçirilmeleri, eğer taşıyıcı iseler genetik danışmanlık almalarıdır.
  • Sağlık Bakanlığı Hastalığın görülme sıklığı göz önüne alınarak riskli 33 ilde (Konya, Karaman, Burdur, Isparta, İzmir, Denizli, Manisa, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kütahya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Antalya, İçel, Hatay, Ankara, Tekirdağ, Edirne, Diyarbakır, Bilecik, Kırklareli, Kayseri, Sakarya, Kocaeli, Şanlıurfa, Eskişehir, Batman, Düzce, Adana, Aydın, Muğla, Düzce) Hemoglobinopati Kontrol Programı yürütmektedir.

LENFOMA

Standard

LENFOMA NEDİR?

Lenfoma lenf bezlerinde büyüme ile seyreden bir hastalıktır.
Her yaşta ve her cinste görülebilir.
Hodgkin Lenfoma  ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) olmak üzere iki türü vardır.
Non-Hodgkin lenfoma görülme sıklığı son yıllarda bir miktar artış göstermiştir. ABD istatistiklerine göre non-Hodgkin lenfoma beşinci en sık görülen kanserdir.
Lenfomalar dünyanın her yerinde görülmektedir.
Lenf bezleri vücutta lenfatik sistem olarak bilinen yapının bir parçası olup lenf damarları, dalak, timus, bademcikler, kemik iliği gibi pek çok organ ve dokuyla da ilişki içindedir. Lenfoma bu sistemin hücreleri olan lenfositlerin kontrolsuz olarak çoğalmaya başlamasıyla oluşur. Çoğalan lenfositler lenf bezlerinde büyümeye yol açarken hastalık ilerlediğinde başka organlara da yayılması mümkündür.
Lenfomaların kesin nedeni günümüzde bilinmiyor. Ancak bağışıklık sistemi yetersizlikleri, organ nakilleri, HIV enfeksiyonu gibi bazı durumların lenfomalara yatkınlık yarattığı bilinmektedir.
Lenfomaların tanı ve tedavisinde son yıllarda büyük yenilikler olmuştur. Lenfomalar günümüzde büyük oranda tedavi edilebilen hastalıklardır.

HASTALIK BELİRTİLERİ
Lenfoma boyun, koltuk altı ve kasık lenf bezlerinde ağrısız büyüme yapar. Dışarıdan fakedilemeyecek vücut içi bölgelerde de beze büyümeleri olabilir.
Lenf bezlerinde büyüme yapan tek hastalık elbet lenfoma değildir. Başta mikrobik hastalıklar olmak üzere pek çok durumda beze büyümesi görülebilir. Örneğin bademcik veya diş iltihaplanmalarında çene altı veya boyun lenf bezlerinde şişmeler olabilir.
Lenfomalı hastalarda beze büyümesi ile birlikte şu şikayetler de görülebilir:

  • Ateş,
  • İsteğe bağlı olmayan kilo kaybı,
  • Halsizlik,
  • Gece terlemeleri,
  • Kaşıntı.

LENFOMA TANISI NASIL KONUR?
Lenfomanın kesin tanısı büyüyen lenf bezinden yapılacak biyopsi materyalinin bir patolog tarafından incelenmesiyle ile konur.
Eğer hastalık beze dışı organları tutmuşsa o zaman tanı için bu organlardan biyopsi yapılarak incelenmelidir.
Örneğin mide lenfoması düşünülen kişiden endoskopi yapılarak mide biyopsisi alınır.
Lenfoma düşünülen kişilerde veya tanısı kesinleşen hastalarda tedaviye başlamadan önce çok sayıda kan tetkiki yapılır.
Hastalığın vücuttaki yayılımını saptamak amacıyla da

  • Ultrason,
  • BT (bilgisayarlı tomografi),
  • PET (Pozitron Emisyon Tomografisi),
  • MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) gibi çeşitli yöntemleri kullanılır.

Bu tetkiklerin bir kısmı tedavi boyunca ve tedavi bitiminde de tekrarlanarak durum tespiti yapılır.
Kemik iliğinden örnek alınması da hastalığın vücuttaki yaygınlığını anlamak için yapılması gereken incelemeler arasında yer alır.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Lenfoma tedavisi bir uzman Hematolog veya Hematolog-Onkolog tarafından yürütülür.
Tedavide ışınlama, kemoterapi veya duruma göre ikisi birarada kullanılmaktadır.
Lenfoma tedavisinde hastalığının türü önemlidir. Günümüzde Hodgkin lenfomanın beş, non-Hodgkin lenfomanın ise çok daha fazla sayıda türü bilinmektedir. Seçilecek tedavi bu türlerin her birisi için farklı olmaktadır.
Bu tedavilerden hangisinin seçileceği yine doktor tarafından hastalığın yaygınlığı, hastanın yaşı ve organ fonksiyonlarının durumu başta olmak üzere çeşitli etmenler göz önüne alınarak kararlaştırılır.
Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma tedavisinde genellikle birden fazla ilaçla düzenlenen kemoterapi protokolü uygulanır.
Hodgkin hastalığında dört farklı ilaçtan oluşan ve kısaca ABVD olarak bilinen protokol, non-Hodgkin lenfomaların bir türünde CHOP olarak bilinen ve dört ilaçtan oluşan protokoller buna örnek olarak gösterilebilir.
Kemoterapinin kaç kez verileceği de lenfomanın türüne ve vücuttaki yaygınlığıına göre değişir.
Lenfoma tedavisinde kemoterapi dışında yeni bazı ilaçlar da kullanıma girmiştir. Bu ilaçlarla yapılan tedaviye Hedefe Yönelik Tedavi  denir. Kemoterapi ilaçları tümör hücreleri yanında vücudun sağlıklı pek çok hücresine de etki yaparken Hedefe Yönelik Tedavi ilaçları sadece tümörlü hücreleri seçebilmektedir. Günümüzde non-Hodgin lenfomların bazı türlerinde kullanılmaya başlanan Rituximab (Mabthera)  isimli ilaç buna bir örnektir. Rituximab tümör hücreleri üzerindeki CD20 olarak bilinen bir bölgeyi tanır ve sadece üzerinde CD20 bulunan hücrelere zarar verir.
Rituximab tek başına kullanılabildiği gibi bazı kemoterapi programlarına da eklenebilir. R-CHOP olarak bilinen protokol böyle bir uygulamadır.

LENFOMA TEDAVİSİNDE YAN ETKİLER
Hodgkin ve non-Hodgkin Lenfoma tedavisinde uygulanan  her tedavi yönteminin ayrı ayrı yan etkileri olabilir.
Kemoterapi yan etkileri:

  • Bulantı, kusma: Kemoterapi uygulanan hastalarda erken dönemde ve en sık görülen yan etkilerden birisi bulantı ve kusmalardır. İlaçların verilişinden birkaç saat sonra başlar,  1-2 gün sürer, daha sonraki birkaç gün içinde azalarak iyileşir. Kemoterapiyle oluşan bulantı ve kusmalar kişiden kişiye farklı olmaktadır. Kadınlarda daha sık görülür.
  • Saç dökülmesi: Kemoterapi sonrasi saç dökülmesi olabilir. Tedavi verildikten 3-4 hafta sonra başlar. Başladıktan sonra dökülme hızlı olabilir. Bazen kaşlar, kirpikler, koltuk altı ve kasık kılları da dökülebilir. Ne kadar dökülme olursa olsun tedavi tamamlandıktan sonra dökülen tekrar çıkacaktır.
  • Lökosit azalması ve enfeksiyonlara yatkınlık: Tedaviye bağlı olarak akyuvarlarda (lökositler) azalma ve bu nedenle de enfeksiyonlara yatkınlık oluşabilir. Lökosit sayısı  kemoterapi verildikten birkaç gün sonra azalmaya başlar ve 10.-14. günlerde en düşük düzeye gelir. Hücrelerin azaldığı (nötropeni) döneminde kalabalık ortamlara girmemek gerekir. Grip veya benzeri bulaşıcı hastalığı olanlardan uzak durmalıdır. Kişilerle tokalaşma ve öpüşme yapılmamalıdır.

Nötropenik dönemde ateş olması durumunda hemen doktorunuzla temas kurmalısınız. Eğer gerekiyorsa zaman kaybetmeden antibiyotik başlanmalıdır. Doktorunuz bu konuda size önerilerde bulunacaktır.

  • Halsizlik ve yorgunluk: Kemoterapi alan hastalarda en sık görülen sorunlardan birisidir. Bu durum kemoterapinin yan etkisi olup altta yatan hastalığın durumu hakkında mutlaka bir gösterge değildir.
  • Cinsel organlar ve cinsel hayat: Kemoterapi ilaçları kadınlarda ve erkeklerde çeşitli yan etkiler yaratabilir.  Bu etkilerin ciddiyeti kullanılan ilaçların türü ve dozlarıyla ilgilidir. Her iki cinste de cinsel isteksizlik (libido azalması) olabilir. Kadınlarda kemoterapi süresinde adet kesilmesi, yumurtlama bozuklukları, hormonal değişiklikler nedeniyle menapoza benzer şikayetler ortaya çıkabilir. Tedavi tamamlandıktan sonra adet düzeni normale döner. Erkelerde kemoterapiye bağlı sperme azalması olabilir. Bu etkinin de derecesi ve ciddiyeti verilen ilaçların türüne ve dozlarına bağlıdır.

Lenfomalı bir hasta eşiyle cinsel ilişki kurabilir. Ancak eğer kemoterapi veya radyoterapi almaktaysa gebelikten  korunması gerekir.

Radyoterapi yan etkileri:
Radyoterapi alan hastalarda halsizlik ve iştahsızlık genel bir belirtidir. Bunun dışındaki yan etkiler radyoterapinin vücudun hangi bölgesine verildiğine ve verilen doza göre değişir.
Baş ve Boyun Bölgesi Radyoterapisinde Yan Etkiler:
Erken dönemde ağızda ve boğazda geçici ağrı ve ülserler olabilir. Yutma güçlüğüne yol açabilir. Ağrı kesicilere ve beslenme desteğine gereksinim duyulabilir. Geç dönemde ağız kuruluğu oluşabilir.
Göğüs Kafesi Bölgesine Radyoterapinin Yan Etkileri:
Bu bölgede yer alan organlar etki altında kalacaktır.
-Yemek borusu: Yemek borusunda iltihabi değişiklik oluşur. Özofajit olarak adlandırılan bu durum yutma sırasında ağrıya yol açar. Beslenme bozukluğuna yol açabilir.
-Akciğerler: Akciğerlerde radyasyona bağlı zatürre gelişir. Akciğere yan etki yapan örneğin Bleomisin gibi bazı kemoterapi ilaçlarıyla birlikte olduğu zaman daha ciddi yan etkiler görülebilir.
-Kalp: Kalp zarında iltihaplanma (perikardit) oluşabilir.
Karın Bölgesine Radyoterapinin Yan etkileri:
– İshal, bulantı ve kusma görülür.
– Alt karın bölgesi ışınlamaları (pelvis) üreme organlarının çalışmasında bozukluklara yol açar. Kadında  yumurtalıklar ve erkeklerde testis ışınlamaya duyarlı organlar oldukları için infertilite (kısırlık) ortaya çıkar.
– Eğer idrar kesesi (mesane) ışınlama alanı içinde ise sık idrar yapma ve idrar yaparken yanma gibi şikayetler görülür.
Ciltte Oluşan Yan Etkiler: Işınlama ciltte güneş yanığına benzer şekilde kızarıklık ve ağrı yapar. Işınlama süresince ve sonraki dönemde cildi güneş ışınlarından korumak gerekir. Geç dönemde ışına maruz kalan ciltte koyulaşma görülebilir.
Kan hücrelerinde azalma: Kan hücreleri kemik iliğinde yapılır. Kemik iliği radyasyona duyarlı bir bölgedir. Radyoterapi sırasında kan hücrelerinin yapımı azalır.
Kıl ve tüylerde dökülme: Işınlanan bölgede görülür. Tedavi bittikten sonra genellikle normale döner.

LENFOMA DESTEK TEDAVİSİ
Lenfomalı  hastalarda bir yandan tümöre yönelik tedavi yapılırken bir yandan da hastalığa ya da uygulanan tedavilerin yan etkilerine bağlı sorunlarla uğraşmak gerekir.
Beslenme:
Pek çok nedene bağlı olarak bulantı, kusma, yutma güçlüğü ya da ishal gibi durumlar beslenme bozukluğuna yol açabilir. Ağız veya boğazdaki ağrılar ve ağız kuruluğu da zaten iştahı az olan hastaları yemek yemekten iyice uzaklaştırır.
Depresyon ve anksiyete gibi psikolojik sıkıntılar hastaların iştahsız oluşlarında etken olabilir.
Ortaya çıkacak kalori açığı zaten halsiz olan hastaların daha da halsiz ve bitkin olmasına yol açar.
Uygun ağrı kesicilerle ağız ve boğazdaki ağrının azaltılması hastanın beslenebilmesi için önemlidir.
Baharatlı ve çok  sıcak yiyecekler yememelidir.
Kalori ve proteini zengin sıvı gıdalar önerilir.
Depresyon ve anksiyete gibi sorunlar varsa profesyonel psikolojik destek yararlı olacaktır.
Enfeksiyonlar:
Lenfomalı hastalar tedavi boyunca enfeksiyonlara karşı kendilerini korumalıdır.
Kalabalık ortamlara girmemeli, grip veya başka bulaşıcı hastalığı olan kişilerle temastan kaçınmalıdır.
Özellikle kan hücrelerinde azalma (nötropeni) dönemlerinde bu tedbirler çok daha fazla önem kazanır.
Ateş olan hasta hemen doktoruyla temas kurmalı, eğer gerekiyorsa gecikmeden uygun antibiyotiğe başlamalıdır.

GEBELİK VE LENFOMA
Gebelerde ilk üç ay içinde lenfoma tedavisi verilmesi bebekte yaratacağı ciddi sorunlar nedeniyle sakıncalıdır. İlk üç ay (trimestir) içinde tedavi verilmesi gerekiyorsa terapötik abortus (tıbbi tahliye) yapılmalı ve ardından tedaviye geçilmelidir.
İkinci ve üçüncü trimestirde bebekte oluşabilecek yan etkiler giderek daha az oranda görülür.
İlk üç ayda anne tahliyeyi reddderse ve eğer klinik durumu elveriyorsa tedavinin ikinci trimestire kadar ertelenmesi düşünülebilir. Örneğin Evre I Hodgkin ve yavaş seyirli non-Hodgkin lenfomalarda bu yola başvurulabilir. Böylece  bebeğin biraz daha büyümesi ve daha az zarar görecek duruma gelmesi için zaman kazanılmış olur.
Eğer ikinci veya üçüncü trimestirde lenfoma tanısı konulmuş ise tümörün türü, evresi ve hastalığın seyrine göre değerlendirme yapılır. İkinci ve üçüncü trimestirde bebekte önemli yan etkiler olmaksızın tedavi verilebilmektedir. Ancak ikinci ve üçüncü trimestirde de bebeklerde bazı yan etkiler olabilir. Bu durum aile ile ayrıntılı konuşulacaktır.
Doğum sonrası dönemde tedavi verilecekse kemoterapi ajanları süte geçeceği için annenin emzirmemesi önerilir.

LENFOMA ORGANLARI  TUTAR MI?
Esas olarak lenf bezlerini tutan lenfoma bazen organları da tutabilir. Hatta doğrudan organlarda başlayabilir.
Eğer lenfoma hastalığı lenf bezlerinde değil de organlarda başlamışsa bunlara beze dışı lenfomalar, tıbbi terimle yazarsak ekstranodal lenfoma deniliyor.
Bu tür organ lenfomalarının sıklıkla görüldüğü yerler şunlardır.

  • Mide
  • Barsaklar
  • Göz
  • Akciğer
  • Tiroid bezi
  • Tükrük bezi
  • Testis

Bunlar arasında mide lenfoması en sık görülendir. Belirtileri bir gastrit veya ülser hastalığından farklı değildir. Bu nedenle ayırıcı tanıda bu hastalıklardan ayırımı için endoskopik olarak mide incelemesi ve biyopsisi gerekir.

Biyografi

Standard

Prof.Dr.Kadri Yamaç, (d. 1958AnkaraTürkiye), Türk doktor.

TED Ankara Koleji mezunudur. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. 1989 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde İç hastalıkları uzmanı, 1993 yılında Hematoloji uzmanı oldu.19931994 yıllarında ABD‘de Arkansas Tıp Merkezinde eğitimini sürdürdü. 1995 yılında doçent, 2002 yılında profesör oldu. 1996-1999 yıllarında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Gazi Hastanesi’inde Başhekim yardımcılığı yaptı.

Yayınlanmış iki tıp kitabı ve çeşitli kitaplarda bölümleri bulunan Prof. Dr. Yamaç, daha çok malign lenfomaların tedavisi ile ilgilenmektedir.

Üniversite ve Toplum Dergisinin kurucusudur. Nisan 2009’da Sözcü gazetesinde haftada bir köşe yazısı yazmaya başlamıştır.

20042008 yılları arasında Gazi Üniversitesi Rektörü olarak çalışmıştır. KastamonuÇorum Hitit ve Çankırı Karatekin Üniversitelerinin de tedviren kurucu rektörlüğünü yaptı. Bu üniversiteler Gazi Üniversitesi bünyesinde bulunan fakültelerden meydana gelmiştir.

Yamaç 2008 yılında emekli olarak üniversiteden ayrıldı. Hematoloji uzmanı olarak serbest hekimlik yapmaktadır